Atam İzindeyiz

< <
2 / total: 10

Atatürk ve İnkılaplar

Asil Türk Milletinin karakterinde bulunan ‘hür yaşama ve yaşadığı zamana damgasını vurma’ özelliği, Mustafa Kemal’in karakterinde de yoğun bir biçimde görülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yöneticileri, belli dönemlerde bu karakteri korumalarına rağmen, bazı dönemlerde bu asil karaktere tamamen muhalif bir tutum izlemişler; akıl ve bilimden ayrılıp taassup batağına saplandıklarından gerilemiş ve yıkılmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında, Türk Devleti tarihten silinmek üzereyken, Mustafa Kemal bu gidişe dur diyerek, Türk’ün yüksek karakterine uygun bir hamle yapmıştır.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu hamlesi sonucunda, güzel vatanımız yabancı güçlerden temizlenmiş, kötü gidişe son verilmiştir. Böylece, Türk Milleti için, güzel ve aydınlık günlere doğru yeni bir adım atılmıştır. Atatürk, bu ileriye yönelik adımlar doğrultusunda, bizlere ve bizden sonrakilere yol gösterecek olan, bir inkılaplar hareketi başlatmıştır. Bu inkılaplar Türkiye Cumhuriyeti’ni medeni milletler seviyesine çıkaracak niteliktedir.

Yaşadığı zamanı ve dünyayı çok iyi gözlemleyen Atatürk, milletin ve ülkenin önünde duran ve ilerlemeye engel teşkil eden bütün duvarları tek tek yıkmıştır. Atatürk, karakterinde bulunan bu inkılapçı ve yenilikçi özelliğinin, bizlerde de bulunması gerektiğini, 13 Mayıs 1923’teki Meclis konuşmasında şöyle belirtmiştir: “Bugüne kadar elde ettiğimiz başarı bize ancak gelişme ve uygarlığa bir yol açmıştır. Bize ve bizden sonra gelenlere düşen vazife bir yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir.” 1 Bu ilerleme ancak, hakimiyetin milletin elinde olması ve medeni ülkeler seviyesine çıkılmasıyla gerçekleşmiş olacaktır.

Siyasi Alandaki İnkılaplar

Saltanatın Kaldırılışı

Milli kurtuluş hareketinin bütün cephelerde başarıya ulaşması sonrasında, düşman ülkeler barış görüşmeleri için teklifte bulunmuşlardır. Barış görüşmelerine Ankara Hükümeti’nin  yanı sıra İstanbul Hükümeti de davet edilmiş, böylece Milli Meclis’e  bir tezgah kurulmaya, tuzak hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda, İstanbul Hükümeti’nin sadrazamı Tevfik Paşa, Ankara’ya, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’e bir telgraf çekerek ortak hareket etmeyi teklif etmiştir.

Neticede TBMM, İstanbul’daki işgal kuvvetlerine bir yazı göndermiş, barış konferansına katılabileceklerini, fakat İstanbul Hükümeti’yle ortak hareket etmelerinin mümkün olmadığını bildirmiştir.2 Çünkü, Tevfik Paşa’nın teklifini kabul etmek, Anadolu’da gerçekleştirilen Kuva-yi Milliye hareketine, İstanbul Hükümetini de ortak etmek olacaktı. Konunun hemen akabinde Mustafa Kemal, 30 Ekim 1922’de TBMM’yi toplayarak saltanatın kaldırılması yönünde çalışmaları başlatmıştır. Fakat meclis içindeki bazı üyeler “saltanatsız iktidar ve hilafet olamayacağı” 3  görüşünü savunarak bu girişimi engellemeye kalkışmışlardır. Bu engellemelere karşın, Mustafa Kemal’in konunun önemini ve hassasiyetini bildiren konuşmasından sonra “hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millete” ait olduğu kabul edilmiş, 3 Kasım 1922 günü, saltanat kaldırılmıştır.

Cumhuriyet’in Kuruluşu

İstanbul Hükümeti’nin, işgal kuvvetlerinin ‘kukla yönetimi’ durumunda olması ve bu hükümet tarafından Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Anadolu’da kurulan milli hükümete karşı alınan cephe, bir süre sonra, kimin yönetimde olacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Aynı problem TBMM içinde de kendini göstermiş, bazı üyelerin saltanat ve hilafeti yaşatma düşüncesinde oldukları görülmüştür. Yeniden saltanat ve hilafete dönülürse, verilen mücadele boşa gitmiş, milletin hakimiyeti tekrar sorumsuz yönetime geçmiş ve geriye dönülmüş olacaktı. Oysa yenilikçi ve inkılapçı düşünceyi kendine şiar edinen  Mustafa Kemal’in bu fikirlerinden taviz vermesi beklenemezdi:

“... 25 Nisan 1920 tarihinde TBMM,  Mustafa Kemal, Celaleddin Arif, Cami Bey, Fevzi Paşa, İsmet Buey, Hamdullah Suphi ve Hakkı Behiç tarafından oluşan bir yürütme komitesi seçerek  1 Mayıs 1920’de kabul edilen 5 maddelik bir kanunla seçilecek olan hükümetin seçiliş ilkeleri belirlenir. Kısa bir süre sonra da yapılan bir değişiklikle bakanların Millet Meclisi Başkanı tarafından gösterilecek adaylar arasından seçimi kabul edilir. Bu uygulama ile artık ‘milletin hakimiyetine’ dayanan bir hükümet yapısı kabul edilmiş olacaktır.” 4

Cumhuriyet Bayramında esnaf kuruluşlarının geçit töreni. (1930)
Cumhuriyet Bayramında esnaf kuruluşlarının geçit töreni. (1930)

Meclis’in yenilenmesi için yapılan seçimler sonucu I. dönem milletvekillerinin çoğu değişmiş, hakimiyetin millette olduğuna inanan milletvekilleri, II. dönem çoğunluk olmuşlardı. Dolayısıyla artık Cumhuriyet'in kurulmasına müsait bir zemin vardı. Hem Meclis’teki durum, ve hem de Fethi Bey kabinesinin 27 Ekim 1923’te istifa etmesi sonucu ortaya çıkan hükümet boşluğu, Mustafa Kemal’i harekete geçirmiş ve Türk Milletinin karakterine uygun olan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923 günü ilan edilmiştir.

Mustafa Kemal, bu gelişmenin ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin başkanlığına getirilmiş, İsmet (İnönü) Bey’i de başbakanlığa atayarak kabineyi kurdurmuştur. Atatürk aşağıdaki sözleriyle de yönetim şeklini açıklamıştır:

“...Bugünkü hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümetle millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet, millet hükümettir.” 5

“...Türk Milletinin  yaratılış ve şiarına en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir. Türk Milleti hakimiyetini şümullü bir surette gösteren yeni idareye kavuşuncaya kadar daima mevcut kurumların siyasetlerine yabancı kalmıştır.” 6

Hilafetin Kaldırılışı

1Son Halife Abdülmecit,  kızı ve torunları ile birlikte
Son Halife Abdülmecit, kızı ve torunları ile birlikte

Halifelik makamı, Mısır hükümdarı Kansu Gavri’de, işlerliğini kaybetmiş bir şekilde, göstermelik olarak duruyordu. Yavuz Sultan Selim’in 1517 tarihindeki Ridaniye Seferinden sonra Türkler’e geçen halifelik bu tarihten sonra yeniden güç kazanmıştır. Hilafet makamı, Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olduğu dönemlerde dünya Müslümanları üzerinde etkili olmuştur. Fakat, zayıflama döneminde, devlet bu gücü kullanamaz hale gelmiştir.

Milli Meclis tarafından  saltanatın kaldırılmasıyla hilafet makamına getirilen Abdülmecit Efendi’nin, kendine kanunla verilmiş olan sıfatlarının dışında “han”, “peygamber halifesi” 7 gibi sıfatları da kullanması, padişah gibi davranması ve cuma selamlıklarında gövde gösterisi yapması, yurtdışından kışkırtıldığı açıkça belli olan bu tartışmalara Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarının da katılması, ortalığı karıştırmaya başlamıştı. Bu durum genç Cumhuriyet’i tehlikeye sokmaya başladığından, 3 Mart 1924 tarihinde, TBMM’de verilen bir kanun teklifi ile hilafet makamı ortadan kaldırılmış, Osmanoğulları soyu yurt dışına gönderilmiştir. Bu ciddi durumu Atatürk şu sözleriyle açıklar:

“Efendiler; açık ve kesin söylemeliyim ki, İslamları, bir halife heyulasıyla  işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak İslamların ve özellikle de Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna hayal bağlamak yalnız ve ancak cehalet ve gaflet eseri olabilir.” 8

Hukuk Alanındaki İnkılaplar

Atatürk, Ankara Hukuk Fakültesi'nde
Atatürk, Ankara Hukuk Fakültesi'nde

Hilafetin kaldırılmasıyla beraber, 3 Mart 1924 günü Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın ve Şeriye Mahkemeleri’nin kaldırılmasıyla, hukuk konusunda yeni düzenlemeler yapılacağının işaretleri verilmiş oldu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, kurumlardaki yozlaşma adalet sistemini de etkilemiş,  kadılardaki başıbozukluk, adaleti güçlünün lehine kullanır hale getirmiştir. Mahkemeler, “Mecelle” adı verilen ve Hanefi fıkhına göre hazırlanmış kanunlara göre işlerdi. Mecelle, yarı teokratik ve yarı laik bir özellik taşımasına rağmen, günün gelişen şartlarına uyum gösteremiyor ve bazı hükümleri de uygulanamıyordu.

Yeni Türkiye devletinin kurulmasıyla eski yönetimin işlerliğini kaybetmiş bütün kurum ve kuruluşlarının da yeni bir yapıya oturtulması gerekmişti. Çünkü Osmanlı devletindeki bazı uygulamalar, geçmiş yıllarda sorunsuz işlemiş olsalar da, değişen ve gelişen koşullar karşısında aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu bozulan kurumlardan biri de adalet kurumudur. Atatürk, bu başıbozukluğu ve çözüm yolunu şöyle açıklamıştır:

“ Önemli olan nokta , adalet anlayışımızı, kanunlarımızı, adalet teşkilatımızı, şimdiye kadar bizi şuurlu, şuursuz tesir altında bulunduran, asrın gereklerine uygun olmayan  bağlardan bir an evvel kurtarmaktır. Millet, her medeni memlekette olan adalet işlerindeki ilerlemenin, memleketin ihtiyaçlarına uyan esaslarını istiyor. Millet hızlı ve kesin adaleti temin eden medeni usulleri istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tabi olarak adalet işlerimizde her türlü tesirlerden cesaretle silkinmek ve hızlı ilerlemelere atılmakla asla tereddüt olunmamak lazımdır. Medeni hukukta, aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere bağlılık, milletleri uyanmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk Milleti, üzerinde böyle bir ağırlık bulunduramaz.” 9

“...Milletin ateşli inkılap hamleleri esnasında sinmeye mecbur kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular gayret ve çalışma gösterenlerin etki ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını ve onun samimi takipçilerini ve onların aziz ülkülerini mahkum etmek için fırsat beklerler...” 10

“Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yabancı uyrukluların yargılanmasının kendi konsolosluklarına bırakılması bağımsızlık hakkıyla uyum göstermiyordu. Bu durum, Osmanlı adalet sisteminde onarılması güç yaralar açmıştı. Her ne kadar Lozan hükümleri uyarınca bu adli kapitülasyonlar kaldırılıyorsa da; yine de merkezden yönetilen adalet düzeni oluşturulması mümkün olamıyordu.” 11

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal
Ankara Hukuk Okulu'nun açılışında (5 Kasım 1925)
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Ankara Hukuk Okulu'nun açılışında (5 Kasım 1925)

Bu olumsuz şartları ortadan kaldırmak için, 1923’te kurulan medeni kanun komisyonları, “Mecelle”nin ıslahı çalışmalarına başlamışsa da, bir netice alamadan faaliyetlerine son verilmiştir. Bu tıkanıklığı çözmek için harekete geçen Mustafa Kemal, hukuk sisteminde köklü, değişikliklere girişmiştir. Benzerlerine göre daha sade ve yeni olan İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926 ‘da Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt’un Adalet Bakanlığı sırasında kabul edilmiştir. Bu kanunla, azınlık cemaatleri de Medeni Kanun hükümlerini kabul etmiş oldular. Bu kanun çerçevesince ayrıca, 4 yıl içinde, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, Kara Ticaret Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu, Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas Kanunu gibi kanunlar yürürlüğe girmiştir. Bu girişimlerden önce de, 5 Kasım 1925’de, Ankara Hukuk Fakültesi açılmıştır.

Medeni Kanun’la, Türkiye’de laik hukuk sistemine geçilmiş, kadın erkek eşitliği kabul edilmiş, medeni nikah ilkesiyle çok eşlilik kaldırılmış, kadının her alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlanmıştır.

Ekonomi Alanındaki İnkılaplar

Sanayide Yapılan Yenilikler

Osmanlı İmparatorluğu’nda, yönetimdeki basiretsiz kişilerin, yıllarca süren savaşlar ve kayıplara karşı, ekonomik alanda köklü çözümler üretememesi, devlet gelirlerinde bir çöküşe neden olmuştur.  Ve bunun neticesinde de, dış borçlar giderek artmıştır. Bu borçları da, yüksek faizli borçlarla ödemeye kalkmak; bütçenin %30’a yakın bir bölümünü bu karmaşık durumdan çıkmak için harcamak, ekonomiyi iflas ettirmiştir. Bu ekonomik iflasa rağmen, Osmanlı devletinde  1919’lara kadar bir İktisat Bakanlığı kurulamamıştır.

Atatürk Orman Çiftliği'nde ve Nazilli Fabrikası'nı ziyareti esnasında
Atatürk Orman Çiftliği'nde ve Nazilli Fabrikası'nı ziyareti esnasında.

İmparatorluk son günlerini yaşarken, Anadolu halkı da sefil ve perişan bir haldeydi. İşte bu olumsuz şartlar altında kurulan TBMM Hükümeti, Mustafa Kemal’in önderliğinde yeni bir savaşa başlıyordu: Ekonomi Savaşı.

18 Mart 1923’te, İzmir’de, ülkenin çeşitli yerlerinden gelen tüccar, işçi, çiftçi ve sanayicilerin katılmasıyla Türkiye İktisat Kongresi toplandı. Kongrede, ekonominin rayına oturtulması ve köklü tedbirler alınması için bazı kararlar belirlendi. Atatürk Kongrede şunları söylemişti:

“Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi teşkil eden halkın sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bu itibarla, memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini ve acılarını yakından biliyorsunuz...Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınmasının lüzumunu beyan edeceğiniz tedbirler, doğrudan doğruya halkın lisanından söylenmiş gibi kabul olunur...Halkın sesi, hakkın sesidir. Kılıç ile fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara yenilmeye, sonuç olarak yerlerini terketmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur...Kılıç kullanan yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkum olur. Lakin, saban kullanan kol gittikçe daha ziyade kuvvetlenir. Daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur.” 12

Bu kararlar;

Sümerbank Gemlik İplik Fabrikası
Sümerbank Gemlik İplik Fabrikası

1-Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulması,

2-Özel girişimcilerin desteklenmesi,

3-Yatırımcılara kredi sağlayacak bankaların kurulması,

4-Günlük tüketim mallarına öncelik verilmesi,

5-Önemli kuruluşların millileştirilmesi,

6-Sanayii teşvik edici yasaların çıkarılması, özellikle gümrük tarifelerinin, milli sanayinin kalkınma ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi,

7-Yerli malların karada ve denizde ucuz tarife ile taşınması,

8-Sanayi bankası kurulmaya karar verilmesi

maddeleri altında toplanmıştır.

Alınan bu kararlar hemen uygulamaya geçirilmiş, fakat dünyanın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar nedeniyle, Mustafa Kemal ekonomik uygulamaları; 1923-1932 yılları arasında, ‘halkçılığa dayalı liberalizm ile yarı devlet müdahaleciliği’, 1932-1938 yılları arasında da ‘karma ekonomiye dayalı planlı kalkınma’ olarak iki aşamalı uygulamıştır.

1936 yılında “II. Beş Yıllık Kalkınma Planı” hazırlanmasına rağmen, Atatürk’ün vefatı ve başlayan II. Dünya Savaşı sebebiyle, plan uygulamaya konulmamıştır. Plan, 1960 yılında uygulanmaya alınmıştır.

Beş yıllık kalkınma planı gereğince; mensucat ve dokuma sanayiinde Bakırköy, Kayseri, Nazilli, Konya Ereğli dokuma fabrikalarıyla, bu fabrikaların pamuk ihtiyaçlarını karşılamak için Adana ve İzmir bölgelerinde pamuk tarımının canlandırılması öngörülmüştür. Tekstil sanayii, kendir, kangram, kükürt, demir-çelik bakır kömür gibi maden ve petrol arama işletmeleri, selüloz ve kağıt sanayi, seramik, cam, kimya, sünger, gülyağı, elektrik ve enerji üretimi için planlar yapılmıştır. Plan çerçevesince ayrıca fabrikalar açılmış, bütün bu sanayi dalları için eleman yetiştirecek mesleki eğitim kurumları faaliyete geçirilmiştir.

Sanayi yatırımlarını teşvik etmek için, öncelikle 1927 yılında ‘Teşvik-i Sanayi Kanunu’ çıkartılmış, yabancı ürünlerle mücadele edebilmek için de 1929 yılında yüksek gümrük tarifesi uygulanmaya başlanmıştır.

1933 yılında Sümerbank kurulmuş, 1935 yılında da maden kaynaklarını araştırmak üzere ‘Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’, elektrik-enerji kaynaklarını araştırmak için  ‘Elektrik İşleri Etüt İdaresi’, maden ve elektrik işletmelerini kurmak için de ‘Etibank’ kurulmuştur.

Sanayi
“Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı
Türkiye idealinin belkemiğidir.”
K. Atatürk

Ulaştırma Alanındaki İnkılaplar

Türkiye şartlarına en uygun ulaşım aracı olarak treni gören Mustafa Kemal, demiryollarına çok büyük bir önem vermiş ve önemli merkezleri demiryolu ulaşımıyla birbirine bağlamıştır.

“Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaptırılan ve 65 yılda biten 3350 km. lik demiryoluna  karşılık Mustafa Kemal’in önderliğinde kendi gücümüzle 1925-1939 yılları arasında 3000 km.lik  yol yapılmıştır.” 13

ulaşım

Millileştirme politikası gereğince, yabancı şirketlerin elinde bulunan demir ve denizyolu şirketleri de satın alınmıştır. Kapitülasyonlarla elimizden alınan Türk limanları arasındaki ticaret hakkımız, Lozan Antlaşması’yla geri alınmış, gemilerimiz limanlarımızda sefere başlamıştır. 1 Temmuz 1926 tarihinde ‘Kabotaj Kanunu’ kabul edilmiştir. Ayrıca yolcu taşıma işi devlete bırakılmış, ticari yükler konusu da devlet ve özel sektör arasında paylaştırılmıştır. Deniz işletmeciliği için ise 1938 yılında Denizbank kurulmuştur.

Büyük Atatürk, havacılığa da özel bir önem vermiş ve 1936 yılında kurulan ‘Devlet Hava Yolları’yla İstanbul-Ankara arası düzenli seferler başlatılmıştır.

Ulaştırma

Sosyal Alandaki İnkılaplar

Şapka Giyilmesi

Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda medeni ülkeler arasındaki yerini alması için, Türk Milletinin hızlı bir değişime ihtiyacı vardı. Milletin geçireceği bu değişim süreci her alanda kendini göstermeliydi.

Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar, Türk Milletinin giyim ve başlık tarzları belli bir uyum göstermiyordu. Mustafa Kemal bu karmaşıklığı ortadan kaldırmak ve medeni ölçüler içinde bir giyim şekli belirlemek için çalışmalara başladı.

Mustafa Kemal bu konuda çok kararlıydı. Atatürk 25 Ağustos 1925’teki Kastamonu ziyaretinde şapka giymiş, medeni kılık kıyafette de bizzat öncülük yapmıştır:

“Artık duramayız behemehal ileri gideceğiz; çünkü mecburuz. Millet vazıh (açık) olarak bilmelidir: Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane kalanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeni ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ila (yüceltme) edeceğiz. Refah saadet ve insanlık bundadır..

…Efendiler; Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı, medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir. ...Türkiye  Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir... şapkaya  itiraz edenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz. Onlara sormak isterim, Yunan serpuşu olan fes giymek caiz olur da, şapka giymek neden olmaz? Ve onlara ve bütün bu millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamların hususi kisvesi olan cüppeyi ne vakit ve ne için giydiler... Türkiye’nin hakikaten medeni olan halkı baştan aşağı  harici vaziyetiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduklarını fiilen göstermeye mecburdurlar...”14

Nitekim, 25 Kasım 1925 tarihinde TBMM’ce kabul edilen kanunla, şapka giyilmesi kanunlaşmıştır.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tekke ve zaviyeler belli bir süre için görevlerini yerine getirmiş olsalar da, çöküş yıllarında, Türk Milletinin sosyal ve kültürel alandaki gelişim ihtiyaçlarına cevap veremez ve dünyadaki gelişmelere ayak uyduramaz olmuşlardır. Ayrıca bazı tekkelerin siyasetle yakından ilgilenmesi, bağnaz ve tutucu bir yapı sergilemeleri ve bütün bunları, -hiç ilgisi olmadığı halde- İslam dini adına yapıyor olmaları; Türk Milletinin gelişmesini ve İslam dininin anlaşılmasını engelliyordu.

Çanakkale Deniz Savaşı'nı anlatan bir tablo (Tahsin Bey)

Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşleri çerçevesinde, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karar verilir. 2 Eylül 1925 tarihinde hükümet kararnamesi çıkartılır ve 12 Aralık 1925 tarihinde de kanun yürürlüğe girer.

Takvim-Saat, Hafta Tatili,  Ağırlık ve Uzunluk Ölçülerinin Düzenlenmesi

Osmanlı Mebusan Meclisi’nde de, saat ve zaman konusunda ortaya  çıkan karışıklıklardan dolayı, ezani saatin kullanılmaması yönünde çalışmalar yapılmış, fakat başarılı olunamamıştı. O yıllarda Osmanlı Mebusan Meclisi’nin sonuca ulaştıramadığı bu girişimi, TBMM hükümeti sonuçlandırmak istemiştir. 1922 yılının Eylül ayında verilen bir teklifle konu gündeme alınmış, fakat aynı düşünce savunucularının muhalefeti nedeniyle, teklif, ancak 26 Aralık 1925 tarihinde kanunlaşmıştır.

Kullanılan takvim konusunda da birtakım karışıklar yaşanıyordu. Kullanılan iki farklı takvime bir de dış ilişkilerde kullanılan miladi takvim eklenince, durum daha da karmaşık hale geliyordu. Bu durumu düzeltmek için aynı gün ve tarihli, 698 sayılı kanunla, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere miladi takvimin kullanılması kabul edildi.

İmparatorluk döneminde, ülke genelinde uygulanacak belirli bir hafta tatili günü yoktu. Cumhuriyet'in kurulmasıyla, hafta tatili uygulamasındaki karışıklık da sona erdirildi; dünya devletleriyle uyum sağlamak için, cumartesi günü  öğleden sonra başlamak üzere pazar günü resmi tatil olarak kabul edildi.

1931 yılında da ondalık sisteme geçildi; “endaze”, “arşın”, “okka ” gibi ağırlık ve uzunluk ölçüsü birimleri, metre ve kilo gibi ağırlık ve uzunluk ölçü birimleriyle değiştirildi. 1935 yılında çıkarılan bir kanunla da yılbaşı günü tatil olarak kabul edildi.

Soyadı Kanunu

Osmanlı İmparatorluğu'nda, Batıdaki gibi soyadı kullanılmıyordu, yani Türklerin soylarından gelen bir adları yoktu. Sosyal ilişkilerde yalnız isimlerin kullanılması, devlet işlerinde ve sosyal hayatta karışıklıklara yol açıyor, isimlere eklenen lakaplarsa problemi çözmekten uzak kalıyordu. Bu karışıklığı düzeltmek için, 21 Haziran 1934’te kabul edilen bir kanunla, adımızla beraber bir de Türkçe soyadı kullanmak mecburiyeti getirildi. Bu kanunla Mustafa Kemal’e TBMM tarafından, ‘ATATÜRK’ soyadı verildi. Ayrıca aynı yıl içinde, Osmanlı sınıf yapısına ait “Hoca”, “Paşa”, “Hazret” gibi unvanların da kullanılması yasaklanmıştır.

Harf İnkılabı

Arap harflerinden oluşan alfabe, asırlardır kullanılmasına rağmen, öğrenimindeki zorluklar aşılamamıştı ve zamanla ihtiyacı karşılayamaz hale gelmişti. II. Meşrutiyet döneminde de, bu konuda çareler aranmış fakat başarılı olunamamıştı. Atatürk, Türk kültürü ve Türkçe etrafındaki birliği bir an önce oluşturmak için, yeni Türk alfabesi konusundaki çalışmalarını bizzat yönetmiş, yeni harfleri halka öğretme çalışmalarına katılmıştır. Nitekim, 1 Kasım 1928 yılında Meclis’te kabul edilen kanun teklifiyle, 3 Kasım 1928’den itibaren yeni harfler kullanılmaya başlanmıştır.

Alfabe

Kadın Hakları

Türk kadını, yüzyıllardır geri bırakılmış ve sosyal hakları elinden alınmış, adeta yok sayılmıştır. Medeni ülkeler seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kadınlarına ikinci sınıf insan muamelesi yapamazdı. Zira kadınlar, Milli Mücadele’de, milli teşkilatlar kurarak çalışmalar yapmışlar, cepheye silah taşımışlar ve vatanın kurtulması için erkeklerle beraber savaşmışlardır.

Medeni hukukun kabulüyle, kadın erkek eşitliği benimsenmiş; evlenme, tarafların isteğine bırakılmış, aradaki vekil sistemi kaldırılarak evlendirme memurunun önünde yapılan nikahlar geçerli sayılmış, bu nikahtan sonra isteyenin dini nikah yaptırması serbest bırakılmış; tek eşlilik uygulaması getirilip boşanmalardaki “talak” usulü  kaldırılıp boşama yetkisi geçerli sebepler aramak şartıyla mahkemelere bırakılmıştır. Ayrıca kadınlar, miras paylaşımında ve şahitlikte de erkeklerle eşit olma hakkına sahip olmuşlardır.

Cumhuriyet kadinlari
Latin harflerinin kabulünden sonra yeni harfleri halka öğretmek amacıyla 1 Ocak'ta Millet Mektepleri açılmaya başlandı. Kadın ve erkek her vatandaşın büyük ilgi gösterdiği bu mekteplerden 1929 yılı içinde dörtte biri kadın olmak üzere 597 bin kişi diploma aldı. Bu rakam 1936'da 3 buçuk milyon kişiye çıkmıştır.

Bu hukuki düzenlemelerin yanı sıra, Türk kadınının kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda bütün çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında, Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek ilerlemeler kaydetmiştir. Atatürk kadınlara verdiği değeri aşağıdaki sözleriyle de belirtir:

“Zaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gerçeklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz... Bugünün anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlatlar yetiştirmek... pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.” 16

Cumhuriyet kadınları
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk toplumunda kişilerin ve ailenin miras ve eşya hukuku alanındaki ilişkilerini düzenleyen en büyük devrim 17 Şubat 1925'te Medeni Kanunun kabul edilmesiydi. Batılı ülkeler içinde en demokratik olan İsviçre Medeni Kanunu'nu esas alan kanunun bazı hükümleri Türk toplumunun yapısına uyacak şekilde değiştirilmiştir.

Kadınlara, 3 Kasım 1930 tarihinde yapılan belediye seçimlerinde, oy kullanma hakkı, 8 Ekim 1934 yılında da seçme ve seçilme hakları verilmiş, böylece sosyal hayatta önlerine çıkan engeller kaldırılmıştır. Atatürk, bu konuda yapılması gerekenleri şöyle belirtmiştir:

“...Daha selametle  ve daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır; büyük Türk kadınını çalışmalarımıza katkıda bulundurmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek. Türk kadınını ahlaki, bilimsel, sosyal ve ekonomik hayatta erkeğinin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekçisi yapmak yoludur.” 17

...Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletkar ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır vakur olmalıdır. ...Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletkar olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır...”18

Atatürk başka bir konuşmasında, “Bir topluluk, cinsinden yalnız birinin asrın icaplarını edinmesiyle yetinirse o topluluk yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır... Bizim topluluğumuzun başarısızlığının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz kayıtsızlık ve kusurdan ileri gelmektedir...” 19 diyerek kadınlara vermiş olduğu değeri belirtir.

 


"Dünyada ne görüyorsak kadının eseridir."
K. Atatürk Ataturk kadın kongresinde

Kadın Kongresi'nde

Tarih Kurumu

Türkiye toprakları üzerinde yaşayan halk, çeşitli gruplardan meydana geldiğinden bir ırk birliği sağlanamamıştı. Dahası Türkler tarihini bilmiyordu. Osmanlı eğitim sisteminde, bu konuda gerekli çalışmalar yapılmamış, Türk tarihi derinlemesine incelenmemişti. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle belirtmiştir:

“Biz henüz şimdiye kadar gerçek, bilimsel ve müspet anlamıyla milli bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı da milli bir tarihe malik olamadık.” 20

Türk tarihinin başlangıç noktası konusunda, genellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi esas alınıyordu. Bu bilgiler de, ekseriyetle yabancı tarihçilerin çalışmalarından elde ediliyordu. Bu bilgilere göre de, asırlardır üç  kıtaya hükmetmiş olan Türklerin tarihi yoktu.

Türk Tarh Kurumu
Türk Ocakları'nın kapatılmasından sonra Cumhuriyet'in her yönden düşünsel temellerini oluşturmak ve Türk toplumunun yüzyıllar boyunca geçirmiş olduğu süreçleri araştırmak amacıyla kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, 1935'te Türk Tarih Kurumu adını aldı. Cemiyet ilk kez, ünlü Türk Tarih Tezi ile ilgili görüşleri içeren ve yazarları arasında tanınmış isimlerin olduğu "Türk Tarihi Ana Hatları" eserini bastı. Resimde 9 Temmuz 1932'deki 1. Türk Tarih Kongresi'nde Mustafa Kemal üyelerle birlikte görülüyor.

Mustafa Kemal Atatürk, kahraman Türk Milletinin gerçek tarihini öğrenmesine büyük önem vermiş, bu konudaki çalışmaları bizzat başlatmıştır. Bu çalışmalarda, önce İslamiyet öncesi Türk tarihine dikkat çekilmiş, 23 Nisan 1930’daki Türk Ocakları Kurultayı’nda, bu konuda faaliyet gösterecek bir tarih heyetinin kurulması kararlaştırılmıştır.21

Bu çalışmalar neticesinde Türk Tarihi Ana Hatları adlı eser meydana getirilmiştir. 12 Nisan 1931 tarihinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuş ve cemiyetin ilk toplantısı da Atatürk’ün başkanlığında 26 Nisan 1931 yılında yapılmıştır:

“Bizim milletimiz derin bir geçmişe maliktir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu dönemlerin her birine eşit olan büyük Türk devletlerine kavuşturur...Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” 22

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin çalışma esasları şöyle belirlenmiştir:

- Toplanarak bilimsel görüşmeler yapmak,

- Türk tarihinin kaynaklarını araştırıp yayınlamak,

- Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak belge vs. sağlamak için gereken yerlere araştırma ve inceleme kurulları göndermek,

- Cemiyetin çalışmalarının ürünlerini her türlü yollarla yayınlamak. 23

Bu çalışmalardan sonra, öncelikle liseler için bizzat Atatürk’ün de kaleme aldığı 4 ciltlik bir tarih kitabı hazırlanmıştır. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ilk kongresini  2–11 Temmuz 1932 tarihleri arasında tertiplemiştir.

Dil Konusundaki Çalışmalar

12 Temmuz 1932’deki Tarih Kongresi’nin hemen ardından, Atatürk, ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdurmuş, dilde de birlik sağlanması için adım atılmasını sağlamıştır. I.Türk Dil Kurultayı, 26 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmıştır.

Bu kongrede, dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin yanı sıra bölgeler arasındaki lehçe farklılıklarının da ortadan kaldırılması için İstanbul Türkçesi örnek alınarak çalışmalara başlanmıştır. Yapılan çalışmalar Belleten adlı dergide yayımlanmıştır.

Milli kültür ve beraberliğin sağlanması için her alanda Türkçe hakim olmalıydı. Atatürk, bu konuya da özenle eğilmiş ve çalışmaları bizzat takip etmiştir. Atatürk, “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, ilgili olmasını isteriz.” 24 diyerek konunun önemini belirtmiştir.

1934’de yapılan II. Türk Dil Kurultayı’na yurtdışından da dil bilginleri davet edilmiştir. Bu kongrede:

-Istılahların (dil, terim) öz Türkçe ve eklerle yapılması gerekliliği,

-Bu ıstılahların hemen ders kitaplarına geçirilmesi,

-Devlet yayınlarının öz Türkçeye çevrilmesi

kararlaştırılmıştır. Bu dönemde Osmanlıca-Türkçe cep kılavuzları ve bazı yayınlar hazırlanmıştır.

III. Türk Dil Kurultayı 24–31 Ağustos 1936 tarihleri arasında yapılmıştır. Yurtdışından gelen 13 dil bilgininin de katılımıyla gerçekleşen kurultayda, cemiyetin adı ‘Türk Dil Kurumu’ olarak değiştirilmiştir. Bu kurultayda, çalışma esasları, diğer iki kurultaydakinden farklı olmuştur: Artık “Güneş Dil Teorisi” (özleştirmeye ret, yaşayan dile dönüş) üzerinde durulmaya başlanmış, yabancı kelimelere Türkçe karşılık aranmasına son verilerek yaşayan dil kabul edilmiştir.

Güzel Sanatlar Alanındaki Çalışmalar

Atattürk, Aspendos tiyatrosunda
Atatürk, Aspendos tiyatrosunda

Atatürk, Türk Milletinin yüksek zevkini ortaya çıkarmak ve Türkiye’nin, sanat çalışmaları yönünden de, medeni ülkeler arasındaki yerini almasını sağlamak için bu alandaki çalışmaları teşvik etmiş, başarılı sanatçıları ödüllendirmiştir.

Bunun için, güzel sanatların her alanında çalışmalar hızlandırılmış, 1924 yılında Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu açılmıştır. Bu okul, 1936 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’ne dönüştürülmüştür. Yine aynı yıl Ankara Devlet Konservatuvarı açılmış ve sanatçılar yetiştirilmeye başlanmıştır.

“Türk Beşleri” olarak anılan, Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Necil K. Akses, ilk sonat, konçerto, senfoni ve operalarını vermişlerdir.

İstanbul Belediye Konservatuvar’ında batı müziğine de yer verilmiştir. Ayrıca, Muzıka-i Hümayun 1924 yılında Ankara’ya getirilmiş ve adı Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti olarak değiştirilmiştir. 1935 yılına kadar, bu heyetin orkestra şefliğini Adnan Saygun ve Zeki Üngör yapmışlardır.

Dar-ül Bedayi 1931 yılında İstanbul Belediyesi’ne bağlanmış, 1934 yılında ise Şehir Tiyatroları adını almıştır. Ankara Halkevi sahnesinde, 1932 yılında Atatürk’ün de ilk temsillerinde hazır bulunduğu ‘Akın’, ‘Çoban’, ‘Mavi Yıldırım’ oyunları sergilenmiştir.

Sanayi-i Nefise Mektebi mezunları 1924 yılında Avrupa’ya eğitime gönderilmiştir. Bu okulun adı, 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirilmiştir. 1932–1933 eğitim yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Resim-İş Bölümü açılmıştır.

Dolmabahçe Sarayı'nın
Dolmabahçe Sarayı'nın içinden bir görüntü

1924 tarihinden itibaren resim ve heykel sergileri açılmaya başlanmış, 20 Eylül 1937 tarihinde de Resim Heykel Müzesi açılmıştır.25

Atatürk, güzel sanatlarda elde edilen başarının, medeni ülke olma yolunda ve inkılapların sağlamlaştırılmasında önemli bir etken olduğunu şu sözleriyle belirtir:

“Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılapların başarılı olduğunun en kesin kanıtıdır. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır. Onlar bütün başarılarına rağmen, medeniyet alanında yüksek insanlık niteliğiyle tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.” 26

“Efendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatçı olamazsınız.” 27

“Bir millet ki resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapamaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, hakiki özellikleriyle medeni ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır.” 28

Dipnotlar

       1-         Abdurrahman Çaycı, Atatürk’ün Uygarlık Anlayışı, Atatürk Konferansları VI, 1963-1974, TTK yay.XVII. Dizi, Say. 6, Ankara, s.177
2-         Mahmut Güloğlu, Cumhuriyet'e Doğru,1921-1922 Ankara 1971, s.340
3-         Söylev, cilt II, s.475
4-         Toktamış Ateş, Türk devrim Tarihi, İstanbul, 2000, s.168
5-         Söylev ve Demeçler, cilt II, s.241. AAM 1997
6-         A.g.e, cilt III, s.106-107
7-         Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar I, 1957, s.46
8-         Nutuk, cilt II,s.582
9-         Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt I, s.317, T.İ.T.E.Yay.1945
10-       Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt II, s.251 A.A.M.1997
11-       Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.181
12-       A.S.D. cilt II. S.104, A.A.M 1997
13-       Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.337, Gen.Kurmay Baş.Yay. 1973
14-       Söylev ve Demeçler, cilt II, s.216-220 A:A:M,1997
15-       Ag.e, cilt II, s.225
16-       A.g.e, ciltII, s.156
17-       Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, s.57
18-       A.S.D, cilt II, s.242, A.A.M, 1997
19-       A.g.e, cilt II, s.89
20-       Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.366, Gen.Kurmay Baş.Yay. 1973
21-       Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.191
22-       Afet İnan, Atatürk'ten Yazdıklarım, s.11
23-       Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.192
24-       A.S.D I s.358.T.İ.T.E.Yay. 1945
25-       www.ataturk.net.tr
26-       Cevat Abbas Gürer, Cumhuriyet Gazetesi, 10.11.1941
27-       Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s.153, A.A.M, 1999
28-       Yusuf Çotuksöken, Atatürk'ten Seçme Düşünceler, Özgül Yayınları

2 / total 10
Harun Yahya'nın Atatürk Ansiklopedisi 2.Cilt kitabını online okuyabilir, facebook, twitter gibi sosyal ağlarda paylaşabilir, bilgisayarınıza indirebilir, ödev ve tezlerinizde kullanabilir ve siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin site ve bloglarınızda yayınlayabilir ve kopyalayıp, çoğaltabilirsiniz.
Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, Sayın Adnan Oktar’ı referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top